Bilim İnsanlığı Tanımı Yanlış mı Yapılmaktadır?

24 Ocak 2009 Yazan iortas  
Kategori Bilim-Teknik, Genel

Bilim İnsanlığı Tanımı Yanlış mı Yapılmaktadır?

Bilim Adamı Kimdir-5

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, iortas@cu.edu.tr

24 Ocak 1990 tarihinde ülkemizin eğitim ve toplumsal bilinç düzeyinin bir göstergesi olan trafik kazasına kurban verdiğimiz Prof. Dr. Mahmut Sayın Hocamın bize bıraktığı en büyük miras bir bilim insanı olarak örnek yaşamıdır. Dünyanın sayılı üniversitelerinde öğrencilik, araştırma yapmış olan hocamızın yüksek bilimsel kapasitesi kadar nitelikli bilim insanı davranışını geleceğin bilim insanı genç araştırıcılara düzenli olarak aktarılmasını önemsiyorum. En üst düzeyde bilginin üretildiği ve üretilen bilginin tartışılarak öğretildiği üniversite ortamlarında üniversite geleneklerine ve usta-çırak ilişkilerine uygun olarak hepimizin edindiği tecrübeyi gençlere aktarması yararlı olacaktır.

Dünyanın biricik tecrübesi ve benim de 30 küsur ülkede gezip gördüğüm olgu, iyi bilim insanlarının olduğu ve yönettiği üniversite ortamlarının canlı, üretken ve bir çok yönden bir hayli geliştiği görülmektedir. Üniversitelerin olduğu kentlerin, sosyal, estetik ve sanatsal olarak geliştiği, ticaretin canlı olduğu görülmektedir. Bu nedenle bilim adamı niteliğini ve aranan özellikleri aralıklarla içinde bulunduğumuz ortamlarda birlikte yaşadığımız hocalarımızda gördüğümüz örnek bilim insanı davranışlarını genç bilim adamı adaylarına hatırlatmak onların geleceklerini doğru kurgulaması ve üniversite geleneklerini yaşatması bakımından önemsiyorum.

Bilim Adamı Kimdir?

Bir meslek olarak akademisyenlik lise sonrası eğitim verilen bir uğraşıdır. Bilim tarihi bilgimiz ilk üniversite kavramının Yunalı bilgin Platon tarafından Akademiye denilen bölgede satın aldığı alana bina yaparak bahçede insanları düşünmeye ve tartışmaya davet etmesi ile başladığı yönündedir. Bilgi ile ilgili sorun gönüllülük ekseninde gönül bahçesinde karşılıklı çıkarsız ve dostane bir ilişki ile yürütülüyor. Gönül bağına bağlı yürütülen eğitim de ast üst yok, bilgililer, az bilgililer var. Derste daha deneyimli olanlar konuşuyor, daha az deneyimli olanlar dinliyordu. Öğreten ve öğrenen birlikte hareket etmekte ve zaman zaman öğreten ile öğrenen yer değiştirler. Bilgili ve bilge olarak tanımlanan kişiler ile insan olma kâmillik arasındaki ilişkiden dolayı öğreticiler saygın bir konuma sahiptirler. Değerli olanlar, makam mevki sahipleri değil, bilgili olanlardır. Sanırım toplumların halen öğretmene, bilim insanına ve bilgi üretenlere verdiği önem buradan kaynaklanıyor.

Akademiye Gerçek Bir Özgürlük Ve Düşünce Açıklama Ortamıdır

Akademiye da tabii öğreten de, öğrenen de tartışmaya katılmak için ciddi çaba içindeydiler, beyin jimnastiği yapıyor ve zamanın önemli bir kısmını konu üzerinde düşünerek geçiriyorlardı. Her konu sorgulanmakta ve cevabı aranmaktadır. Sokrat’ın denemelerindeki sorgulama ve verilen cevaplar ne yazık ki günümüz üniversitelerine parmak ısırtacak düzeydedir. Dünyayı anlamaya çalışan filozoflar akademide hiçbir etki altında kalmadan fikirlerini açıkça belirtiyorlardı. Leonardo da Vinci, “bilim adamları tıpkı Aristoteles ve Platon gibi, kendi düşüncelerini hiçbir etki altında kalmadan geliştirmeli ve savunmalıdır” diyor.

Bu bağlamda düşünürler ve filozoflar genelde üniversiteye ve akademiye yakıştırılmışlardır. Bilim sorgulama sanatı olarak kabul edilirse, bilim adamı da iyi soru soran kişidir. Ahmet Cemal, “Nasıl Üniversiteli Olunur? adlı yazısında üniversitenin bir felsefe ortamı olarak, “Nedir?” sorusunun sürekli sorulduğu ve bilgi üreten organ olarak belirtiyor. Üniversitelilik anlayışını kavramış ve “Bu anlatılanlar ışığında üniversite hocası, birincil görevi mevcut “müfredat programlarını” sadece uygulamakla yetinen, araştırma yapmayan ya da belli “zorunlu” akademik unvanları bir defa aldıktan sonra, canı isterse artık emekliliğine kadar tek satır yayımlamadan sadece derslerine girip çıkan kişi değildir. Üniversite hocasını, “akademisyen” hoca ve akademisyen kılan, onun mesleğinin basamaklarında çıktıkça artan bir araştırma, bilgi üretme ve öğrencilerini de böyle bir üretime ortak etme yükümlülüğünü daha en baştan üstlenmiş olmasıdır. Araştırma yapmayan, eser vermeyen, bilgi üretimi eylemini gerçekleştirmeyen bir üniversite hocası ve akademisyen kavramı, Batı’nın üniversite geleneğine yabancıdır, çünkü o iklimlerde bu gelenek, bilim geleneği gibi çok daha genel ve önemli bir gelenek temeline dayanır” diyor.

Dünya Üniversiteler Birliği’nin Eylül 1988′de onayladığı Lima Bildirgesi’nde belirtildiği gibi, bilim insanları, “Devletten ya da herhangi bir başka kaynaktan gelebilecek müdahale veya baskı endişesini taşımadan… Bilgiyi araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma veya yazma yoluyla edinmelerinde ve iletmelerinde özgür” olmalıdır.

Akademiyada Bilim Yapmak Bir Yaşam Biçimidir

Bilim yapmak, bilimsel bilgi oluşturmak, bilim insanı olmak son derece sorumluluk gerektiren, zor bir süreçtir. Bilim insanı bu anlamda rahatını düşünen, insan değildir. Rahatını düşünen insan gece uykusu kaçan, sorgulayan kişi değildir. Sorgulayan kişi her an bilgisini kontrol eden ve kuşkuya kapılan kişidir.

Bir yaşam biçimi olan bilim insanı, bilimi kendine rehber almış, iç disiplini gelişmiş, analitik ve özgür düşünülebilen, üretebilen, ürettiğini başta öğrencileri olmak üzere paylaşabilen, otoriteye bağlı kalmadan ve hiçbir çıkar ilişkisine girmeden hareket edendir.

Bilim insanı hakikatin peşinden koşan, hakikate ulaşmak için düşünme ve araştırma eylemi içinde olan yetişkin birey davranışlı kişidir. Bilim insanı ya kendisini konuya vermiş sorun ile yaşayan Yunus misali hakikatin peşinde koşan, onun dışında dünya malında gözü olmayan bir yaşam biçimine sahiptir.

Bilim Adamı Niteliği Nasıl Olmalıdır?

Türk Üniversitelerinin kısa tarihinde üniversitelerde zaman zaman bilimsel atmosfer sekteye uğradığı için üniversite gelenekleri tam oluşamadı ve bilim insanlığı tanımı yanlış yapılmaktadır. Veya öyle bir imaj oluşmaya başlandı. Bilim adamlığı verilmiş bir iş veya görev değildir. Aynı zamanda bir öğretmenlik işi de değildir. Bilim adamlığı olgunlaşmış bir yapı olup beslenerek geliştirilmesi gereken bir yapıdır. Bilim insanı sürekli kendisini yenileyen, bilgi oluşturan ve derleyen ve elde ettiği bilgiyi paylaşan kişidir. Hareket halindeki bir bisiklete benzer, pedal salınmadığı andan itibaren yarıştan kopar ve bir daha kendi alanındaki gelişmeleri yakalaması ve geçmesi zor olmaktadır. Genelde öz güveni gelişmemiş kişilikler kendisinden başkasına güvenmeyen, otoriteye bel bağlayan bir yapıya sahiptirler. Bu tür kişilikler bilgiye ilgisiz, ezberci, sorgulama yapmadan söylenenleri kabul eder niteliği ile gelecek kuşaklara da yanlış örnek olacakları için öğretim üyesi seçiminde öz güvenli, yetişkin birey özelliği gelişmiş kişilerin tercih edilmesinde büyük fayda vardır.

Üniversite Yetişkin Birey Özelliğindeki Bilim İnsanı Niteliği Kazandırır

Bilim adamlığı verilmiş bir iş değildir. Bilim adamı kendisini geliştirmiş, olgunlaşmış bir yapıdır.

Bilim insanı yetişkin birey olarak, analitik düşünebilen, kültürel alt yapısı gelişmiş, evet ve hayırları olan, kişilik gelişimi sağlam, duygusal zekâlı, özgür ve bağımsız düşünebilen, yaratıcı, öğrenme becerisi iyi, bilgiden bilgi çıkarabilen, motivasyonu ile sürükleyici niteliği olan meraklı olduğu gibi merak oluşturabilen, araştıran ve sorgulayarak bilgi edinen, öz güveni gelişmiş, kendisine saygısı olan ve yaşamını anlamlı kılmak için sürekli çabalayan bir kişiliktir.

Bilim adamının her şeyden önce biz merkezli, ortak akla güvenen ve yaşatan, sürükleyici vizyon oluşturan bir yapıda olması gerekir. Diğer taraftan analitik düşünme yeteneği gelişmemiş, başta tarih olmak üzere kültürel bilgi birikimi yetersiz, kalıpçı, taklitçi, ezberci, dogmatizme çok yatkın ve ondan etkilenen, evet efendimci, itaat kültürü yüksek, kişiliği sindirilmiş, yaşamına anlam katamayan kişiler ise bilim ortamına bilgi katacak düzeyde değillerdir. Ben merkezli kısır düşünen, bilgi paylaşamayan, vizyon oluşturamayan, otoriteye çıkar ilişkisi ile bağlı olan, kendi kendini gerçekleştirmeyen kişilikler ise bilime ve kültürel kalkınmaya katkı yerine bilim ve bilim ortamının nimetlerinden yararlanan kişiler olarak tanımlanırlar. Albert Einstein, “Bilim ve tekniğin mucizelerinden bilinçsiz olarak yararlanan ve bu alandaki bilgileri, bitkileri keyifle tüketen ineğin botanik dalı bilgisinden fazla olmayan herkes utanç duysun!”

Bilim İnsanı Hakikati Arayandır

Akademisyen her yönü ile kendisini geliştirmiş bir yapılanmadır. Son yıllarda akademik yaşamı hakikati arayan felsefi arayış yerine, meslek öğrenme alanı konumuna getirilmiş imajı verilmiştir. Çok sayıda öğrencinin üniversiteyi tercih etmesinin temelinde hakikati öğrenmek değil, bir meslek öğrenmeyi yeğlemesi yatmaktadır. Bilim insanı olmak için ciddi bilimsel bilgi üretmek, bilgiyi paylaşma aralayışı, akademik makale yaparak ve sıralamaya girerek akademik unvan alma üniversitede bir ölçü durumuna gelmiştir. Hal böyle olunca bilim adamı hakikati aramak sorgulamak yerine üniversiteyi anlamadan ancak aranan sayıda makale ile üniversitede kendine bir yer edinmektedir. Makale yazmak önemli ancak öncelikle ne aradığını bilmek, bilerek üretmek ve ürettiği faydaya dönüşüyorsa anlamalıdır. Artık makaleye dayalı akademisyenlik, makaleye bağlı gelişme neredeyse bir sektör durumuna geldiği için şekilden çok öze ve bilgiye dayalı akademisyenliğin yeniden güncellenmesi gerekir.

Bilim Ortamında Bilim İnsanın Amiri Olmaz, Bilim İnsanı Sorumluluğu İle Kendi Amirliğini Kendisi Yapar

Bilim insanı “ amiri olmayan bir memurdur” anlamına geldiği için bağımsız ve özgür kişi olması gerekir. Kişiliği gelişmiş bilim adamı kendini güvende hisseden kendi kendini temsil eden kişidir.

Bilim adamı bilim disiplinine bağlıdır ve özgür birey olarak görevini bağımsız yapar. Aksi takdirde aykırı soruları sormaktan çekinir, bilinmeyenin araştırmaz, bulgusunu da özgürce savunamaz. Bu bağlamda bilim insanı bilim disiplini dışında hiçbir disipline de bağlı değildir. Onun içinde bilim insanın Akademiye gününden şimdiki zamana kadar, üniversite ortamında patronu ve ast üst ilişkisi yerine, eşit yurttaş ilişkisi içinde hele aynı düzeydeki kişilerin arasında kesinlikle bir denklik söz konusudur. Hatta bilimsel liyakat, akademik liyakatin önünde gelir.

Bilim İnsanı Kişisel Çıkardan Çok Bilimin ve İnsanlığın Çıkarını Korur

Bilim adamı kendisi için, kişisel çıkardan çok insanlığın ve doğanın sorunlarına kendisini adamıştır. Eğer öyle olmasaydı, insanlık ne kıtları keşfederdi, ne de uzayın derinliklerinde aya gidebilirdi. Bilim insanının yaşamı bireysel anlayışın önüne geçmiş kişidir. İsrail devleti kurulduğunda Albert Einstein’a devlet başkanlığı teklifi götürülür. Einstein devlet başkanlığından çok fizik bilimin sorunları ile uğraşmanın önemini nazikçe büyük elçiye iletir. Bu bağlamda çoğu zaman bilim anlayışı ve ahlakı duruşu, küçük makam ve mevkilere pek uygun düşmemektedir. Bilimsel araştırma yapma yeri olan üniversitelerde bugün değer olarak kabul edilen mutlaka idari görev yapmak için yöneticilere yakın olma arayışı ve anlayışı üniversitelilik kültürüne ve geleneğine zarar vermiştir. Sık sık eleştiri konusu yapılan yönetim kadrolarında yer alan yardımcı pozisyondaki akademisyenlerin üst yöneticileri ile rahat konuşamamaları veya tersinden de yöneticilerin yardımcı veya emri altındaki aynı akademik pozisyonundaki kişilerle aralarına mesafe koymaları, karşılıklı bilgi paylaşımına girmemeleri en azında üniversite ortamında akademik düzeyde yerinin olmaması gerekir. En azından platoların Akademsinde ast üst, öğretici öğrenci ayrımı yoktu. Bir profesörün bir profesörün patronu olması, emir vermesi yerine, bilgisine başvurması veya yardım istemesi üniversite geleneğine daha uygundur.

Doğal olarak günümüzde nüfusu itibarı ile birer kasaba ve ekonomik büyüklüğü ile birer holding büyüklüğündeki kurumlarda bilim ve idari sorunların koordineli işlemesi için bilim yöneticiliği de yapılacaktır. Üniversite dinamiklerinin bilim yöneticisi olarak seçtiği kişilerin kendilerine yardım edecek liyakat sahibi, işi bilen kişileri seçmesi önemli. Üniversitenin alt biriminden en üst birimine kadar görev alacak kişilerin seçiminde veya tercihinde siyasetin içine düştüğü duruma gelmeden liyakati ve bilgiyi dikkate almak kurumların sağlıklı işleyişine katkıda bulunacaktır. Hatta yeri geldiğinde bilim insanları ülke yönetimde de yer almalıdır. Ancak bu teklif karşı taraftan geliyorsa çok daha anlamlıdır. Bilim insanlarının da bir yere gelmek için payelerin en yükseği olan akademik liyakate uygun davranması gerekir. Aksi takdirde kamuoyunda itibarımız tartışılmaktadır. Bilim insanına her alanda aydın tavrı ve ilkeli duruş yakışır.

Özet olarak, ülkemizin aydınlık geleceği bizler gibi rol modeli sahibi bilim insanlarının tutumuna bağlıdır. Her yönü ile kişiliği gelişmiş, özgüven sahibi, konusunu bilen, insana ve doğaya karşı sorumlu olan ve bunun gereğini bilimsel bilgi üreterek sağlayan, ancak bu arada öğrencisine ve çevresine de davranışları ile mesaj veren insanların varlığında ülkemiz daha sağlıklı gelişecektir. Gençliğin hocaları olan biz bilim insanlarının tutum ve ilkeli duruşunun topluma yol göstereceğine inanıyorum.

Not: 24 Ocak 1990 tarihinde trafik kazasında kaybettiğimiz bilim insanı Prof. Dr. Mahmut Sayın’a atfen. Ayrıca aşağıda daha önce yazdığım “Örnek Bilim İnsanı Prof. Dr. Mahmut Sayını Anarken” adlı yazım bulunmaktadır. Lütfen yazıyı genç bilim adamı adaylarına okutunuz.

Örnek Bilim İnsanı Prof. Dr. Mahmut Sayını Anarken

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ. Çukurova Üniversitesi, Adana

Kimisi için 24 Ocak tarihi Sayın Özal’ın ünlü ekonomik karalarının alındığı ve kimisi için ise araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun katledildiği gündür. Fakat benim için bu günün apayrı bir anlamı vardır. Öğrencisi olmaktan büyük gurur duyduğum ve bugünkü olaylara bakış açımın oluşmasında çok önemli rolü olan birkaç insandan birisi Sayın Prof. Dr. Mahmut Sayın Hocamın Üniversitemiz kampüsü içinde geçirdiği elim bir trafik kazasında yitirdiğimiz günün yıl dönümüdür. O sıralar İngiltere’ye daha yeni doktora çalışması için gitmiştim. Bu nedenle o acı anı göremedim ve ölüm haberini ise ne yazık ki yakın geçenlerde kaybettiğimiz Doç. Dr. Yeter (Dede) Canıhoş kardeşimden almıştım.

Asistanlık yıllarımda geç vakitlere kadar kendisiyle bölümde çalışırdık. Hoca o zamanlar galiba Toprak Mineralojisi kitabını yazıyordu. Mesai sonrası eve uğradıktan sonra tekrar bölüme gelip odasında çalışırdı. Bazen ara verdiğinde gelir bir kahve yap sana Amerika’daki öğrencilik yıllarımın anılarını anlatayım; belki lazım olur derdi. İngiltere’ye gitmeden bir hafta önce yine bir akşam saat 21:00 civarında hadi bir kahve yap sana son söyleyeceklerimi anlatayım diyerek bana karşılaşacağım olası sorunlardan bahsetti, sosyal olmayı yani kültürel alt yapımı güçlendirmemi ve bir elçi gibi ülkemizi, üniversitemizi ve kendimi temsil etmemi önermişti.

Mahmut Beyi bölümdeki bir çok genç araştırma görevlisi bilmediği için örnek bir bilim adamı olarak bildiğim kadarı ile biraz tanıtayım istiyorum. Toprak Mineralojisi konusunda dünyaca ünlü Amerikalı Jackson’ın yanında Yüksek Lisans ve Doktora yapmış, bazı metotları geliştirmiş ve konusunda çok sayıda bilimsel makale üretmişti. Doktora sonrası Almanya’da iki yıl süre ile araştırmalarda bulunmuş ve daha sonra da TÜBİTAK adına bölümümüze Doktor asistan olarak gelmişti. Konusunda yetişmiş, uluslararası alanda bilinen bir bilim adamı idi. O zaman şimdiki gibi yayın eşittir her şey olmadığı için kimse yayın peşinde koşmazdı, fakat Mahmut Bey araştırma sonuçlarının büyük çoğunluğunu yurtdışı dergilerde yayınlatır ve kongrelere katılırdı. Kantitatif kil analizleri metodunu literatüre kazandıran ilk bilim adamı olarak bilinirdi. Eminim ki şimdi yaşasaydı hem dünyada çok iyi tanınan biri olacaktı hem de üniversitemiz için büyük bir kazanım olurdu.

Her şeyden önce gerçekten soyadı gibi SAYIN’dı. Sıradan biri değil, sıra dışıydı. Kendisini tamamen bilime motive etmişti. Bilim adamının bilim adamı gibi davranması gerektiğini söylerdi. Batı felsefe tarihi ve üniversitelilik bilincini iyi özümlemiş, tam bir bilim adamı ve geniş bir zihinsel alanında büyük bir düşünürdü.

Bilimsel olarak öngörülüydü. GAP bölgesinde yürüttüğümüz toprak etüt çalışmalarında edindiği bilimsel bilgilerin ışığında gelecekte o bölgede sulamadan kaynaklanabilecek olası sorunların başında gelecek olan tuzlulaşma ve alkalileşme konusunda Bilim Teknik dergisindeki “GAP’ın öteki yüzü” adlı yazısı bir çok yetkili yetkisiz kişinin olaya bakış açısını değiştirmişti. Bilimsel metotlara önem verirdi. Bölgemize has metot geliştirmeye çalışırdı. Sürekli bilim politikası ve stratejisinden bahsederdi. Konusunu iyi bilmeyenin bilimde ilerlemesi mümkün görünmüyor derdi. Albert EINSTEIN’nın “bilimsel buluş ancak hazır beyinlere güler” sözünü ilk defa kendisinden duymuştum. Öğretim üyelerinin çoğunluğunun bu anlamda bilimsel donanıma hazır olmadığını sık sık vurgulardı. Ve bu konudaki eleştirilerini açık açık söylerdi.

İyi bir çevre bilimcisiydi. Son yıllardaki çalışmalarını Çukurova Bölgesinde yıllardır kullanılan binlerce ton pestisit kalıntısının topraktan temizlenmesi üzerine yoğunlaştırmıştı. Biyoloji, kimya, fizikokimya ve matematik bilgisi gerektiren böylesi zor ve önemli bir konuda çalışıyor ve lisansüstü tezler yönetiyordu.

İyi bir hoca idi. Zeki idi, çözümleme ve analiz yeteneği çok yüksekti, Ne öğretmesi gerektiğini iyi bilirdi. Bilimsel olarak kendi konusu olan mineralojiyi iyi kavramıştı. Konunun temelini oluşturan kimya bilimini, mekanizmalarını nedenleri ile algılamıştı. İyi matematik ve fizik biliyordu. İyi bir fizikokimyacı idi. Her konuyu yaşamla bütünleştirerek bol örneklerle işlerdi. Yumurtanın renginin neden sarı olduğu, buz pateninin mekanizmasını, arı peteklerinin neden altıgen olduğunu, dibi tutan kazanın nasıl temizleneceği gibi özel bilgileri; kendisinden mineraloji dersinde öğrenmiştim. Pi (д) sayısının nereden geldiğini Cumhuriyet Bilim Teknik ekinde yazdığı makale de öğrenmiştim. Ezbere soru sormazdı. Sınavları klasik ve kişiye konuyu düşündürterek tartıştırırdı. İyi bir ölçme değerlendirme sistemi vardı. Sınav kağıtlarını değerlendirirken öğrencinin konuyu anlayıp anlamadığı esasına dayandırarak hassas terazide tartar gibi bilimden ve bilgiden yana not verirdi. Hiçbir güç sınav sonuçlarını değiştiremezdi. Sınav sonrası sorduğu soruları tekrar sınıfta bizler ile tartışır ve anlaşılmayan kısmın anlaşılmasını sağlardı.

Kitap yazmanın önemi ve sorumluluğunu çok iyi kavramıştı. Her bilim adamının mutlaka bir yazılı kitabının olmasını önerir ve örnek olurdu. Yaptığı işi sever ve benimserdi. Zihinsel süreçlerde titiz, esas–ayrıntıda mükemmeli arayan bir düşün adamıydı. Kitabını yazarken termodinamiğin ikinci temel kanununda geçen ve algılanması zor olan soyut bir kavram olan “entropi” yi olasılık bağlamında anlaşılır kılabilmek için daktilosunda defalarca yazıp yırttığı müsveddeleri sayılamayacak kadardı. Kitabının bazı bölümlerinin kurgu, yazım yönünden beğenmeyerek defalarca yazmasında Orhan Velinin dizelerindeki “Çok yaklaştım, fakat anlatamıyorum” şiirselliğindeki mükemmeliyetçi bakış açısı yatmaktadır. Yürürken, uyurken, yemek yerken kısacası günün 24 saatinde yazmakta olduğu kitabıyla meşguldü. Daktilosunda tek parmakla yazmakta olduğu kitabı hazırlarken birçok dilde yayınlanmış çok sayıda kaynak okuyup, kendi bilgi ve deneyimleriyle özdeşleştirdirğini gördük. Bu kitaba o kadar konsantre olmuştu ki, yolda, bölüm koridorlarında yürürken bile bazen kimseyi görmez ve duymaz olmuştur. Bu durum bir çoğumuz tarafında selam vermiyor diye yadırganırdı.

İyi bir dil bilimci idi. İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca’yı tam bildiğini ve makale takip ettiğini biliyorum Ayrıca Rusça, Arapça, Farsça ve Yunanca dillerini de karşılaştırmalı olarak çalışıyordu. Geçenlerde hocaya ait bir defter elime geçti ve orada dilleri anlamaları ve kök yapıları itibarı ile karşılaştırdığını ve önemli not düştüğünü gördüm. Not defterinde herhangi bir kelimenin değişik dillerdeki yazılışı, okunuşu, anlamı ve kök yapısını yani etimolojisini en ince ayrıntısına kadar incelendiğini gördüm. Her konuda sözlükleri bulunuyordu kitaplığında, Türk Edebiyatının seçkinlerini tanır ve izlerdi.

İyi bir eleştirmendi. Bölüm seminerlerinde sorduğu sorular ile hem yardımcı olur hem de yeni ufukların açılmasına vesile olurdu. Sorduğu soru ile hepimizin ufkunu açar ve konunun anlaşılmasına katkıda bulunurdu. Hiçbirimizin göremediği açıdan bakardı olaylara. Eleştirel bakış açısının bir felsefe bakış açısı olduğunu bunu kavramadan bilimsel eleştirinin olmayacağını belirtirdi. Kendiside kafasına takılan en küçük bir ayrıntıyı ilgili kişilere sorar ve tatmin olana kadar her yönü ile sorgulardı.

Doğa ve Doğal Sistemler hakkın da derin bilgi sahibi idi. Özellikle, ekosistemlerin yapı ve işlevleri  hakkında modern  ve pozitif yaklaşımlara çok yatkın bir bilim adamıydı. “gerçek” ve “doğru” sözcükleri ve bunların tanımları üzerinde oldukça uzun tartışma ve sohbetleri ayrıca severdi. İyi bir sohbet gönül insanıydı. İnce ve düzeyli espriler yapardı. Ortama sorduğu sorularla gündemi belirlerdi. Üniversitede tanındıktan sonra bir çok bilim adamının örnek aldığı “bir ölçü” durumuna gelmişti. Olaylara Mahmut Bey’in gözü ile bakılmaya başlanmıştı. Bilim adamları araştırma projelerini kendisine okutur, olurunu alır duruma gelmişlerdi.

Uzak öngörüsünün dayanağı; hızla hareket eden zihinsel bir kaynağın beslediği geniş bir hayal gücü ve sağlam mantıksal kurgu üzerine kurulmuş düşünce temeliydi. Bu bağlamda topraktan doğrudan gıda elde edilmesinin Nobel’e değer bir çalışma olacağını öngörürdü.

İyi bir okurdu. Düzenli olarak Cumhuriyet kitap kulübünden kitap alır ve kütüphanesinde her konuda kaynak bulunurdu. Kitapları görenler beklenmedik kaynakları okuduğunu ve kitaplarına önemli konuları not düştüğünü söylüyorlar. Beğendiği makale, kitap ve gazete gibi kültürel veya bilimsel yazıları mutlaka arkadaşları ile tartışır ve paylaşmaya çalışırdı.

Derin bir tarih bilinci vardı, bütün olayları geçmişini neden ve niçinler ile analiz ediyordu. Uygarlıklar tarihine büyük önem veriyordu. Şimdi verdiğim “Toprak Kavramının Evrimi” adlı dersi yüksek lisans düzeyinde kendisi veriyordu. Toprak kavramının insan beyninde ışıldama sürecinin mağara insanında başladığını ve halen günümüzde süren savaşların temelinde toprak kavramının olduğunu belirtiyordu. Konu ile ilgili topladığı materyaller arasında temel felsefe kaynakları, antropoloji ve arkeoloji kaynakları bulunmakta idi.

İyi bir kütüphaneciydi. Bölüm kütüphanemizdeki kaynak kitaplarını merkezi kütüphane kataloguna dahil ettirdi. İlk asistanlık yılımda kendisi ile bir hafta boyunca geceli-gündüzlü keyifli sohbetler içersinde kütüphaneyi düzenledik. Öğrenmenin en kolay yolunun sınıflamadan geçtiğini kendisinden o sürede öğrenmiştim.

İyi bir arşivci ve mektup koleksiyoncusuydu. Gerek kendisine gelen ve gerekse kendisinin gönderdiği mektupların kopyaları düzenli olarak arşivlediği ölümünden sonra görenleri hayrete düşürmüştür. Günlük tutar, katıldığı her toplantıyı tarih ve saati ile not düşerdi.

Kendisine yapılan eleştirilerin başında asosyal olması gelirdi. Fakat kendisini tanıyanlar ise gerçeğin farklı oluğunu bilirlerdi. Sosyal yönü gelişmeyenin bilimsel yönünün olmayacağını kendisinden duymuştum. Kendisi de öyleydi. Yakın arkadaşlarının aktardığına göre Üniversitede göreve başladıkta sonra ilk yaptığı iş olarak Çukurova Bölgesini gezerek bir çok konuda gözlem ve incelemeleri not etmek ve daha sonra araştırmalarının yönünü belirlemek olmuş. Çok çalıştığı ve derin düşündüğü için az konuşur, az gezer ve gezerken de derviş misali dalgın olduğu için eleştirilirdi. Az içer fakat içtiğinden büyük keyif alırdı. En son 1987 yılında Antalya’da düzenlenen Toprak İlmi Derneği toplantısında akşam eğlencesinde Mahmut beyin keyiflendikten sonra halay çekmesi ve Aspendos kalesindeki keyifli hali ve otobüs yolculuğunda biz gençlerle birlikte söylediği şarkı ve türküleri dinleyen kırk yıllık arkadaşları bile inanamamışlardı.

Güzel sanatlara ve kültüre düşkündü. Belirli dönemlerde toprak etüt çalışmalarına gittiğimiz illerdeki mimari yapı ve eski eserlerin hangi döneme ait olduğunu bilirdi. Tiyatro düşkünü idi, müzik zevki ise çağdaş batı müziği, Türk halk ve klasik müzik beğenileri arsındaydı. 1960’lı yılların protest müziğin öncülerinden olan Kızılderili Joan Baez’ın ismini ilk defa kendisinden duymuştum. Bir gün ilgi duyduğum konuları öğrenmek için olsa gerek nelerden hoşlandığımı sormuştu. Şimdi ismini hatırlayamadığım uluslararası üne sahip bir çok çağdaş sanat ve kültür insanından bahsetmişti.

Hoca Üniversitemizde Satranç turnuvalarını düzenleyen ilk kişi olarak satrancın önemini anlatmaya çalışıyordu. Çünkü o bir toplumun gelişmesinde analitik düşünmenin ne denli belirleyici olduğunu iyi kavramıştı. Önemli futbol maçlarının yorumunda bulunurken fizik yasalarına uygun satranç oynar gibi oynayan oyuncuları ve takımları beğenirdi. Günümüzde modern eğitim kurumlarında satranç derslerinin verildiğini biliyoruz. Artık bir kaç hamle ötesini göremeyen toplumların bilgi toplumu sıralamasında hiç bir yerinin olmadığı gün gibi açıktır.

Üniversite sorunlarına çok duyarlı idi. Üniversitelerin olmasa olmazları arasında özgür tartışma ortamı geldiğini söylerdi. Her konunun felsefi boyutta tartışıldığı ortam olarak görürdü üniversiteleri. Neye karşı çıktığını çok iyi bilirdi. YÖK’nun üniversite özerkliğini zedelediğini ve bunun ileride kışla düzeni mantığı ile otoriter yapıya dönüşerek dayatmalar ile özgür düşünmeyi ve tartışmayı tehlikeye sokacağını belirtiyordu. Dayatmalara şiddetle karşıydı.

Mütevazı bir kişiliği vardı. Ufak şeylere kolay kananlardan değildi. Zamanın kıymetli olduğunu bildiği için önemli şahsiyetlere sırf görünmek için görünmezdi. Ne derece de doğru bilmiyorum, çok sonradan öğrendim, o dönemin yöneticileri “bir gün bile bize gelmedi” gibi serzenişte bulunmuşlar. Fakat Mahmut Hoca geldiği yere kendi çabaları ve beyni ile gelmişti. Abisi orduda general olmasına rağmen bir gün abisinden bahsettiğini duymadık. Kişisel başarıyı önemserdi. Önemli olan kişinin liyakatle, bilgisiyle ve çabası ile hakkettiği yere tırmanabilmesidir derdi. Bu özellikleri olmayan kişilerin gerek kamuda ve gerekse özel sektörde başarılı bir kişi olması mümkün değil derdi. Kişiler belirli makam ve mevkilere gelebilirler; bunlar rastlantı sonucu veya adamsendecilikle kazanılmış olabilir. Önemli olan o koltuğu doldurmak derdi. Kültürel olarak, bilimsel olarak iyi yetişmemiş davranış eksiklikleri, bilgi noksanlıkları, özümleme yetersizliği hemen sırıtarak kendini belli eder derdi. Büyük mevkiye geçen kişinin deyim yerinde ise elit, (seçkin) olması, yani kültürel altyapısının olması gerekir derdi. Bunun için kişinin kendisini iyi yetiştirmesi ve bunun için zaman ayırması gerekir derdi. Bunun da kolay olmadığını bilmek lazım derdi.

Hoca multidisipliner çalışmayı sever ve desteklerdi. Asla bilmediği konuya girmez ve aç gözlülük etmezdi. Yardımı severdi. Akilli ve çalışkan olana yardim ederdi.

İnsanı iyi analiz ederdi. Çevresinde olup bitenleri sezerdi. Hisleri çok güçlü idi. Ona buna kanmazdı. Çok iyi bir dinleyici idi. Tanımadığı birinin yanında konuşmaktan çok dinlemeyi tercih ederdi. Olayları her yönü ile süzgecinden geçirerek incelerdi. İyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini birbirinden ayırt edecek diyalektik bilince ve uyanıklılığa sahipti. Yaşam bilinci güçlüydü. Yaşamında iyi-kötü, başarı-başarısızlık, acı-tatlı gibi inişleri ve çıkışları olmayan yaşamın yaşanmış yaşam olmadığını grafiklerle anlatırdı. İnce ruhlu idi, duygusaldı, fakat şekilden çok öze ve ayrıntıya önem verirdi. Özgürlüğüne düşkündü, istemediği bir şeyi kendisine hiçbir kuvvet yaptıramazdı. Başarının ayrıntıda gizlendiğini çok iyi biliyordu. Düzenlediği bir kongre kitabının harmanlanmasını birlikte yapmıştık. Titizliğin ve ayrıntının önemini o zamanki çalışmada yaşayarak kavramıştım. Ayakkabının estetiğinin ne anlama geldiğini, eğitilmiş ve eğitilmemiş insanın ayakkabılarının farklığını kendisinden duymuştum. Eğitilmemiş adam yavaş konuşmasını bilmez derdi. Başkasının etkisinde kalmak, kraldan çok kralcı olmak gibi onur kırıcı davranışları yoktu. Hoca halk deyişi ile “Adam gibi adamdı”. Bilimi ve bilgisi ile kendini yetiştirmiş aydın bir bilim adamı idi. Kültür altyapısı tamdı. Olayları algılayabilmesi, çözümleyebilmesi, vizyon sahibi olabilmesi, sanatın değişik dalları ile ilgisinin olması yönleri ile yetişkin bir bireydi ve biz merkezliydi. Bencil değil, paylaşımcı idi, işi başkasına yıkma diye bir alışkanlığı yoktu, öğrencileri ile birlikte laboratuvarda çalışmasına imrenirdik. Olaylara eleştirel bakmayı, tarih bilinci ve kültürel zenginliği ile gönlümüzün aslanı idi. Bütün serveti beyinsel zenginliği ve aydınlatmacı dünyası idi. Evde ve üniversitede kitapları ve laboratuvarı onun renkli dünyasını süslüyordu.

Şimdi geriye baktığımda Mahmut beyin önemini daha iyi anlıyorum ve arıyorum. Ne aradığını ve söylediğini bilen, ilkeli bir kişiliği vardı. Duruşu belli, nerede duracağını bilen biri idi. Renk vermeyen, duruma göre görüş oluşturan, hatırlı kişilerin ricası deyip iş bitirenlerden değildi. Arkadaşlarının aktardığına göre ulaşım sorunu olan bir ilkokulda çalışan eşi için ayrıcalık yapmayı düşünmemiş. Yanlışa taviz vermez kişiliği ile doğru bildiğini sonuna kadar savunan, kırmadan dökmeden medeni çerçevede açık ve dürüst olarak söylemek istediğini kişinin yüzüne rahatlıkla söylerdi. Ahmet Arifin dediği gibi “ne İskender takardı ne de Sultan Murat”. Adamına göre davranmak, bir yere gelmek için taviz vermek, pazarlık, ayak oyunu, el pençe durmak, yağcılık, güçlüden yana tavır almak hiç benimsemediği tutum ve davranışlardı. Öldüğünde Bölüm tarafından verilen gazete ölüm ilanında aynen şöyle söylenmektedir “Gösterişi sevmeyen, kimseye boyun eğmeyen, büyük insan”. Yakın çevresi de kendisini böyle bilirdi. Yakın arkadaşları da ölüm ilanında içten ve gönülden gelerek Mahmut hocayı şöyle tarif etmişlerdir “Gösterişten uzak, herkesi dünyasını yararlı kılabilecek, eleştiri ve etki derinliğine sahip, bilimsel yaklaşımı yaşamına uyarlamış sevgi ve dostluk dolu can kardeş büyük insan”.

Akranım değildi fakat kendisi ile bir yaz staj yapma şansım oldu, asistanlığım süresince kendisinin öğlen molalarındaki sohbetlerine katılırdım. Büyük keyif alırdım beyinsel olarak zenginleşmekten. Dünyası biraz derin olduğu için çok yönlülüğü içerisinde bilinmeyen diğer başka yönleri var mıydı bilmiyorum. Benim o dönemde hafızamda kalan bilgiler bunlar.

Dersinde evrende elementlerin sevişmesinden ve elektronların dansından bahsederdi. Ne demek istediğini ve ne anlama geldiğini halen belki bilmiyorum fakat eminim ki kendisi evrende doğanın bütün güzellikleri ile dans ederek sevişmektedir. İyi ki öğrencisi olmuşum ve tanımışım. Yaşadığımız sürece aziz hatıranı kalbimizde yaşatacağız. Toprağın bol, mekanın cennet olsun Mahmut Hoca.

Mahmut hoca gibi ilkeli ve bilinçli olma dileği ile.

Not: Bazı konular Mahmut Beyin yakın arkadaşları ile konuşularak netleştirilmiştir.

Evrenin Oluşumu Deneyi (CERN) Üzerine Bir Konferans: Bilime ve Bilim Kişilerine Ne Kadar Önem Veriyoruz?

20 Ocak 2009 Yazan iortas  
Kategori Bilim-Teknik, Genel

Evrenin Oluşumu Deneyi (CERN) Üzerine Bir Konferans: Bilime ve Bilim Kişilerine Ne Kadar Önem Veriyoruz?

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,  Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr

Bilime İzleyici Kaldık

Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN’in denemesinin öneminin dünya gündemine gelmesi ile sınırlı sayıda insanın bildiği CERN bir anda daha geniş bir şekilde öğrenilmiş oldu. Ben de son 20 yıldır çalışmanın varlığını aralıklarla Bilim Teknik dergilerine yansıdığı kadarıyla izliyordum. Konu bilimsel ve felsefi bir çok soruyu ilgilendiriyor.

Prof. Dr. Gülsen Önengüt hocamız 14 Kasım 2008 tarihinde “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı” konulu bir konferans verdiler. Prof. Dr. Gülsen Önengüt hocamız Üniversitemiz Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü’nün seçkin bir bilim kadını. Hocamızın üniversitemiz ve ülkemiz adına bu projede ekibi ile öncü görev alması çok sevindirici ve gurur verici. Dünyanın oluşumunu anlamaya yönelik en büyük parçacık çarpıştırıcı labaratouvarı olan CERN İsviçre-Fransa ortak sınırında oluşturulmuş önemli bir bilim merkezi. Merkezin oluşması sırasında aralarında eski Yugoslavya, Yunanistan, Danimarka, Norveç gibi Avrupa ülkelerin de bulunduğu 12 kurucu ülke tarafından 1954 yılında kuruluyor. Sonra üye sayısı 20′ye çıkıyor. CERN üye ülkelerin mali katkıları ile yönetilmektedir.

Türkiye’nin sürece katılması daveti yapılır ancak ülkemiz gözlemci sıfatı ile katılmayı benimsemiş. Türkiye halen de gözlemci ülke sıfatı ile karar alınan masada oturuyor ancak söz hakkına sahip değil. Tabii ABD, Japonya ve Çin de bu merkezin üyesi değil ancak onlar da gözlemci sıfatı ile bulunmaktadırlar. Merkezde çoğunluğu ABD ve İngiliz olan yaklaşık 10 bin bilim insanı çalışıyor ve aralarında 60 kadarı Türk bilim insanının olduğu biliniyor. Üniversitemizden değerli bilim insanı sayın Prof. Dr. Gülsen Önengüt ve ekibinin bulunması ayrıca memnuniyet vericidir. Türkiye’den katılan üniversitelerin bilim insanı sayısı yönünden Çukurova Üniversitesi 36 kişi ile en büyük grubu oluşturmaktadır (Bu arada Isparta yakınlarında düşen uçakta yaşamını kaybeden ve ATLAS Laboratovarında çalışan Bilim şehidi  hocalarımızı da unutmayalım).

Üniversite

Öğretim Üyesi

Öğrenci

Toplam

Çukurova

7

29

36

ODTÜ

6

6

12

Boğaziçi

4

5

9

Projeye Türkiye’nin de Katkısı Var

Türkiye projeye yaklaşık 1 milyon dolar katkıda bulunmuş. Bu katkının yaklaşık 700 bin doları ile Bursa’da ilgili detektörün bazı parçaları yapılmış. Hatta Gülsen hocanın belirttiğine göre firma teknoloji ödülü de almış. Bu durum ayrıca ulusal teknolojinin gelişmesi bakımından da sevindirici.

Türk Bilim İnsanları Sürecin Dışında Değildirler

Sayın Önegüt’in belirttiğine göre yüksek enerjili elektron ve proton hızlandırıcıları büyük Hadron çarpıştırıcı tünelde karşılaştırılarak evrenin oluşumu için gerekli olan maddenin nasıl olduğunu anlamaya çalıştıklarını belirttiler. CERN’de devam eden denemeyi bir çok yönden önemsiyorum. Fizik ve özellikle de madde ve anti-madde, proton ve anti-proton gibi dünyanın geleceği ile ilgili konular bilim yöneticilerinin önem verdikleri konuların başında gelmektedir.

Temel Bilimler Birinci Önceliktedir

Başından beri fen ve sosyal bilimlerinin önemine inanmış ve bugün üzerinde yaşadığımız biricik dünyanın değişik ülkelere tanıdığı gelişmişlik veya teknolojik ilerlemenin temel göstergesi temel bilimlerdeki gelişmeye bağlıdır. İkincisi felsefi boyutta denemenin temel amacı evrenin medya gelme biçimi ve evrende maddenin varlığı. Bu konu sanırım hepimizi ilgilendiren ve varlığımızın nedenlerini niçinlerini derinden sorgulayan bir durumdur. Ben kimim, ne için varım, varlığımın nedeni nedir? Benim yer yüzeyinde bulunmamın bir anlamı ve görevim var mı? Buna benzer bir dizi sorununun sorulmasına olanak vermesi bakımından önemsiyorum. Ancak öncelikle maddi dünyada yaşadığımız olgulardan hareketle toplumumuz bilimin olanaklarından yararlanarak yaşamı kolaylaştırması ve bundan yararlanması için CERN ve benzeri uluslararası topluluklara katılmalıdır..

Diyanet-Teologlar da İlgilenmeli

Sürecin işlemeye başlaması herkesi heyecanlandırmaktadır. Kimi çevreler dünyanın sonu gelebilir kaygısı ile denmenin durulması için girişimde bile bulundular. Dini otoritelerin de konuya önem verdiğini basından öğreniyoruz. İslam aleminin din bilginleri bu konuda ne düşünüyorlar? Vatikan’ın konuya özel önem verdiğini ve bu konuda bir komite oluşturduğunu basından öğrendik. 1.3 milyar insanın yaşadığı yaklaşık 57 İslam ülkesinin yeraltı yer üstü doğal zenginliklere rağmen dünya bilimine katkısının son derece sınırlı olduğu görülmektedir. Bu konunun ayrıca işlenmesinde yarar vardır. Özellikle Türkiye’nin bu anlamdaki ağırlığı ve öneminin daha da yukarı çıkarılması için toptan bir bilim ve eğitim seferberliğine ihtiyaç bulunmaktadır.

Bilime Katkıda Geride Kaldık

Sürekli başkasının ürettiklerinin arkasına takılmak yerine, temel bilim araştırmalarına GSMH’dan gerekli kaynağı ayırmak yerine satın alırız anlayışından kurtulmamız gerekir. Maalesef ülkemizin o dönemdeki yöneticileri öngörüsüz davranmışlardır veya o dönemin koşullarını dikkate alarak CERN’e üye olmamışlardır. Önerim daha fazla vakit kaybetmeden bundan böyle ülkemizin her düzeyde bilimi birinci öncelik sırasına almasıdır.

Başbakan da CERN Projesine Destek Verdi

Bu arada 18 Kasım 2008 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan, İsviçre’nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’ni (CERN) ziyaret ederek onur defterini “Türkiye, 1956′dan bu yana gözlemci statüsünde CERN ile yakın işbirliği içindedir. Türk bilim adamlarının çeşitli projelerde görev almalarının hem CERN hem Türkiye için önemli bir fırsat oluşturduğunu düşünüyorum. Mevcut işbirliğimizi sürdürme ve daha da güçlendirme isteğinde olduğumuzu ifade etmek isterim. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı Deneyi başta olmak üzere merkezin bugüne kadar yaptığı çalışmaların bilime yeni ufuklar açacağına ve insanlığa hizmet edeceğine inanıyorum.” ifadesini yazdığı basına yansıdı. Umarım başbakanın ziyareti ve gördüklerinin etkisi ile ülkemizde temel bilimlere ve araştıramaya daha çok önem verilmeye başlanır.

Türkiye Elektron Hızlandırıcısına Sahip Olmalıdır

Bütün gelişmiş irili ufaklı ülkelerin elektron hızlandırıcıları bulunmaktadır. Ülkemizin de bu gelişmelerin gerisinde kalmamsı gerekir. Basına yansıdığı kadarı ile CERN benzeri bir yapılanmanın ABD’nin Chicago kentinde olduğu ancak yine de Amerikalıların CERN’e önem verdiklerini belirtiyorlar. Türkiye de küçük çaplı parçacık çarpıştırıcı deneyleri yapmak üzere hazırlık yapmak üzere olduğumuzu öğreniyoruz. CERN’deki detektöre benzer küçük çaplı bir laboratuvarın Ankara Gölbaşı’nda kurulması fikri bulunuyor. Türkiye’de kurulacak olan merkezde, parçacık fiziği ve nükleer fizik başta olmak üzere pek çok alanda ileri teknoloji araştırmaları yürütülmesi planlanıyormuş. Bu, Türkiye temel bilimleri açısından önemli bir başarı olacaktır. Aslında bu tür hızlandırıcılar tıbbi ve tıbbi nükleer çalışmalarda da kullanıldığı için ülkemiz temel bilimlerine ve uygulamalı bilimlere, özellikle de endüstriyel ve teknolojik uygulamalara ileride büyük katkısı olacağına inanıyorum.

Dünya Bilim İnsanlarına Önem Veriyor

Evrenin oluşu ve geleceği konusu insanlığın beyninde hep bir soru olarak kaldığı için ilgi görmektedir. Sanırım bu nedenledir ki Einstein ABD Başkanları tarafından hep kabul edildi, kendisine İsrail Devlet Başkanı olması bile önerildi.

Geçmişte benzer konferansları üniversitemizde izlemiştim. İlk izlediğim konferans Türkiye’nin Nobel Fizik Ödülü almaya en yakın ismi olan Prof. Dr. Feza Gürsey hoca tarafından verilmişti. Feza beyin İngiltere’den Üniversite arkadaşı Pakistanlı Abdulselam Nobel ödülü almıştı..O dönemin üniversite yöneticileri ve ağırlıklı olarak öğretim üyeleri tarafından ilgi ile izlenmişti. İlk defa bu denli önemli bir Türk Bilim Kişisinin üniversitemize davet edilmesini izlemiştim. Feza beyin anlattıklarını o dönemde çok kavrayamamıştık ancak konuyu işleme şekli, farklı renkteki kalemlerle hazırladığı asetatlarında öğretici yönü aklımda kalan ilk intiba idi. O konferansta dönemin rektörü Prof. Mithat Özsan hocanın ilk soruyu sorduğunu ve bilimsel bir tartışmanın başladığını hatırlıyorum. Daha sonraları benzer konuda Prof. Dr. Hakkı Ögelman hocaların konferanslarını izlediğimi hatırlıyorum.

Konferansın Bir Diğer Boyutu İse Bilime Verdiğimiz Önemde Yatıyor.

Dünyanın gelişmiş üniversitelerinde genelde bu tür konferanslar çok ilgi görür. Üniversitenin yöneticileri ve ileri gelenleri genelde bizde olmayan bilim kurulu üyeleri, üniversite politikasına yön veren kişiler, bu tür konferansları ilgi ile izler ve ondan kendilerine ders çıkararak üniversitesinin geleceğe yönelik bilim politikalarını oluştururlar.

Bilim İnsanlarımızı Destekleyelim, İsteklendirelim

Gönül isterdi ki bu konferansa öğrencilerden daha fazla yüksek düzeyde ilgi görsün. Yine gönül isterdi ki konferans üniversitemiz üst yöneticileri tarafından oturumlu yönetilsin, sonunda üniversitemizi dışarıda en üst düzeyde temsil eden hocamız da bir şekilde onure edilsin. Üniversitelerin ilk 500 sıralamasına girmesinde tek tek bilim insanlarının bilim, sanat, felsefi çaba ve yaklaşımları önemlidir. Nihayet bilgiyi üreten, yayan kişilerin bireysel çabası da çok temeldir. Bu bağlamda üniversitemizin iyi bilim ve düşün insanlarına değer vermesi, sahip çıkması üniversitelerimizin geleceği açısından önemlidir. CERN’deki son deneyden önce Prof. Dr. Gülsen Önengüt hocanın TRT 2′deki söyleşide üniversitemizi ve ülkemizi temsilen önemli açıklamalar yapmışlardır. Üniversitemizi içeride dışarıda temsil eden her düzeyde bilim insanı, çalışan ve öğrencilerimizin desteklemesi anlamlı. Üniversitelerin yaratıcılığı ve insanlığa rehber olabilmesi, ancak bilim ve bilim insanları desteklendikçe gelişir. Yoksa kendi öz sermayesinden tüketir.

Üniversitelerin bu bağlamda önceliği doğal olarak bilim, felsefe ve sanat yaparak bilgi üretmektir. Bu vesileyle, sayın hocamı ve katkı sunan herkesi bir kez daha üniversitemiz ve insanlık adına kutluyorum.